beylikdüzü escort beylikdüzü escort beylikdüzü escort

içerik yükleniyor...Yüklenme süresi bağlantı hızınıza bağlıdır!

EMEKLİ MÜDÜRLERE VEFA – 5

“En iyi okul tecrübedir ama okul masrafı birazcık çoktur.” sözünün sırrınca; tecrübe abidesi kişilerden hem istifade etmek hem de onlara vefa göstermek adına, ilimizde ve ilçelerimizde eğitim yöneticisi olarak görev yapmış müdürlerimizle dünü ve bugünü değerlendiren söyleşiler yapmayı; bunları da gazete köşemde okurlara, özellikle eğitim camiasına sunmayı istedim. Umarım istifade edilir.

Bu bağlamda bugünkü söyleşimizi; Osmancık ilçemizin köklü okullarında yıllarca yöneticilik yapmış, tecrübe abidesi bir eğitimci olan, ülkenin dört bir yanında görev yapan binlerce öğrencinin yetişmesine vesile olmuş Arif Pilavcı Beyle gerçekleştirdim.

M. Odabaşı: Sayın Müdürüm, Arif Pilavcı kimdir?

Öncelikle Mahir Bey, bu tür çalışmalarınızı takdir ediyorum. Her şeyden önce tecrübe abidesi emektar eğitimcilere değer veriyorsunuz. Tecrübelerin toprağa gitmesini önlüyorsunuz. İşiniz gücünüz rast gelsin. Kaleminiz daim olsun.

1953 yılında Osmancık’ta doğdum. İlk ve ortaokulu Osmancık’ta, lise tahsilimi ise İskilip’te yatılı olarak tamamladım. O dönemlerde ilçemizde lise yoktu; Çorum’da da yer bulma imkânı yetersizdi. Dolayısıyla Osmancıklılar ekseriyetle İskilip’i tercih ederdi. Yaklaşık 30–40 Osmancıklı arkadaşımız aynı okuldaydı. Daha sonra Ankara Gazi Üniversitesi Eğitim Fakültesini kazandım. O dönemlerde maalesef siyasi olaylar yaygındı. Allah razı olsun, bir polis memuru hemşerimiz zaman zaman, “Gençler, yarın okula gelmeyin, evinizden çıkmayın; ortam sıkıntılı.” diyerek adeta kol kanat gererdi.

Üniversiteden mezun olunca Çorum Ortaköy Lisesine atandım. Burada üç yıl görev yaptıktan sonra Osmancık Çampınar Köyüne tayin oldum. Ardından Osmancık Lisesine geldim. Öğretmenlik, müdür yardımcılığı ve müdürlük görevlerinde bulundum. Aslında müdür olmak istememiştim. Bir gün “İl Müdürü Celal Eğilmez seni arıyor.” dediler. “Buyurun efendim.” dedim. “Teklifini yaptım, dilekçeni çabuk ver. Bulunmaz Hint kumaşı mısın? Bir de müdür olmak istemiyormuşsun.” deyip telefonu kapattı. Kırk dört yıllık hizmetin ardından emekli oldum. Şu an Çorum’da ikamet ediyorum.

M. Odabaşı: Sayın Müdürüm, öğrencilik yıllarınızdan unutamadığınız bir anınız var mı?

Elbette çok anımız var. Her şeyden önce, babamız bizi her türlü zorluğa katlanarak okutmak için buraya göndermişti. Biz de gecemizi gündüzümüze katarak, etütleri en iyi şekilde değerlendirip başarılı olmayı; ileride görev alarak ailemizi sevindirmeyi amaçlıyorduk. Bu bağlamda, pansiyonda bizimle kalan tarih öğretmenimiz Eyüp Eriş Hocanın hakkını asla ödeyemeyiz. O günün şartlarında bizlere hem öğretmenlik hem de ağabeylik yaptı. Elini üzerimizden hiç çekmedi. Bu vesileyle kendisini saygıyla yâd ediyorum.

M. Odabaşı: Sayın Müdürüm, öğretmenlik yaparken yaşadığınız ve unutamadığınız bir anınız var mı?

Ortaköy Lisesinde öğretmenlik yapıyordum. O gün nöbetçi öğretmendim. Bir ya da ikinci sınıfta, haylaz mı haylaz bir öğrenci vardı; deyim yerindeyse taşı havaya atıp altında duran cinsten. Bir gün iyice sinirlendim, ensesine bir tokat attım. (Şimdi tasvip edilmese de o dönemlerde maalesef okullarda dayak vardı) Yere yığıldı, gözleri kaydı. Korktum. Panikle müdür yardımcısı Muharrem Zorlu Beyin odasına götürdüm. Muharrem Bey güldü; benim korktuğumu görünce, “Bunun gözü hep kayıyor, bir daha yapma.” dedi.

Daha sonra Osmancık Çampınar Köyünde görev yapıyordum. Köyden biri Aydın’da çalışıyormuş, okula geldi. “Hocam, sana Aydın’dan selam getirdim. Ortaköy’den öğrencinmiş. Gözü kayan öğrenci dersen hemen tanır.” dedi. Sitem beklerken, “Seni seviyormuş. ‘Keşke iki tokat daha atsaydı da okusaydım, bugün inşaatlarda sürünmeseydim.’ dedi.” Bunu duyunca sitem yerine teşekkür gelmesi beni mutlu etti.

M. Odabaşı: Sayın Müdürüm, idareciliğin en zor ve en güzel yönü nedir? Yaşadığınız bir iki anıyı paylaşabilir misiniz?

İsterseniz önce güzel yönünden başlayalım. Geleceği şekillendirecek olan bugünün çocuklarına ve gençlerine hizmet ediyorsunuz. Artısıyla eksisiyle onlara rol model oluyorsunuz. Ortaya çıkan eserde sizin de bir hisseniz oluyor. Aradan yıllar geçip farklı alanlarda görev alan, ayakları üzerinde duran bir öğrenciniz gelip elinizi öptüğünde, telefon ettiğinde ya da selam gönderdiğinde dünyalar sizin oluyor. Geçmişin yorgunluğu o an bitiyor; tabiri caizse kuş gibi oluyorsunuz. Bunun tersine, okuyamayıp sıkıntı çeken bir öğrenciyi görünce de üzülüyorsunuz.

Bir öğrencimiz evde kalıyor, perişan durumda. Belediyeye gittik, kömür aldık; biraz da hayırseverlerden topladık, teslim ettik. Az da olsa rahata erdi. Bir de “Aman oğlum oku; hiç olmazsa liseyi bitir, astsubay ol, polis ol. Kendini kurtar.” diye nasihat ettik.

Okullar kapanmıştı, zayıf derslerden yaz sınavları vardı. Ben de nöbetçi müdür yardımcısıydım. Bir öğrenci, üzerinde yırtık kot pantolon, ayağında terlikle sınava geldi. Sinirlendim; iki tokat atıp, “Defol git, adam gibi bir şey giy gel.” dedim. Gidiyordu. Hizmetli Elvan Delibaşa ’ya, “Elinden tut, al götür; sonra da geri getir. Yoksa gelmez.” dedim. “Tamam müdürüm, o iş bende.” dedi. Neyse, gidip geldiler. Çeki düzen vermiş, sınava girdi.

Aradan yıllar geçti. Müdür odasında oturuyorum, içeri genç bir astsubay girdi. Selam çaktı. “Buyurun.” deyince, “Müdürüm, ben astsubay oldum. Çayınızı içmeye geldim.” dedi. Tanıyamadım. “Ben, yaz sınavına geldiğimde kıyafetimi beğenmeyip fırçayla beraber iki tokat atarak hizmetliyle eve gönderdiğiniz öğrenciyim.” dedi. Bir “müdürüm”, bir “komutanım” diyor. “Oğlum, sana çay feda olsun, yemek ısmarlayayım. Sen okumuşsun ya.” dedim. “Müdürüm, o gün hizmetliyi peşime takmasaydınız geri gelmeyecektim. O sayede astsubay oldum. Keşke iki tokat daha atsaydınız, belki subay olurdum.” dedi.

İdarecilik; adaletle merhameti, cesaretle sabrı aynı terazide tutabilme sanatıdır.  İlçede bir mülki amirin çocuğu öğrencimizdi. Ceza verilmesi gereken bir olay yaptı. İdare de, öğretmenler de tedirgin oldu. “Kim olursa olsun, ortada ceza gerektiren bir durum varsa gereğini yapmalıyız. Yarın gariban bir öğrenci aynı şeyi yaparsa ona ne yapacağız?” dedim. Cezayı verdik. Amir çok kızdı; akşam okulda, sabah okulda… Açığımızı arıyordu. Bir gün hizmetli, “Müdürüm, bıktım. Okula geliyor, kalorifer dairesinin borularının tozunu kontrol ediyor.” deyince, “Bir daha kapıyı açma, kızarsa ‘müdür emretti’ dersin.” dedim. Dayanılmaz hâle gelince istifa ettim; daha sonra istifam reddedildi ve göreve devam ettim. O günler de böyle geçti.

Eskiden velilerde öğretmene ve müdüre karşı bir güven vardı. Kolay kolay her şey şikâyet edilmezdi. Bu da idareciler ve öğretmenler için bir rahatlıktı. Hatta çarşı pazarda haylaz bir öğrencinin babasıyla karşılaşırsanız, “Hocam, bir tokat atmışsın; eline sağlık. Siz boş yere tokat atmazsınız.” diye adeta teşvik ederdi. Şimdi maalesef o güven pek kalmadı. Ufak tefek her şeye şikâyet var. Böyle olunca öğretmen ve idareciler ister istemez kendilerini geri çekiyor.

Bir gün bir veli geldi; çocuğuyla ilgili bir sıkıntı vardı. Anlatıyoruz, “Yok, benim çocuğum asla yapmaz.” diyor. Dedim ki: Her öğrenci, hatta yetişkin bile zor durumda kalınca yalan söylemeye adaydır. Bizim ev kanal kenarındaydı; gündüz girer yetmez, gece de girerdik. Babam kızardı. Bir akşam yine gizlice girdim, Saçlarım kurusun, babam bilmesin diye birkaç saat çarşıda oyalandım. Eve gelince sessizce odama geçtim. Babam, “Gel lan buraya.” dedi, eliyle saçımı karıştırdı. “Kanala girdin mi?” dedi. “Yok.” dedim. “Yemin et.” dedi, yemin ettim. Sabah kalkınca, “Dün akşam hem yalan söyledin hem de yalan yere yemin ettin.” dedi. Özür diledim. Bu sırada öğrenci ayakta duruyordu. “Oğlum, doğru söyle; yaptın mı?” deyince mahcubiyetle, “Yaptım öğretmenim.” dedi. Bunun üzerine annesi, “Özür dilerim, haklıymışsınız.” diyerek çıkıp gitti.

M. Odabaşı: Sayın Müdürüm, genç idarecilere ve öğretmenlere neler tavsiye edersiniz?

Millî değerlerimizi öğretici program ve etkinliklerle daha çok aktarmalarını; her derste ya da konu geldiğinde en azından bir cümleyle de olsa mutlaka işlemelerini; başta idareciler ve öğretmenler olmak üzere öğrencilere rol model olmalarını; iyi bir iletişime sahip olmalarını; sınırlarını iyi çizerek hoşgörülü davranmalarını; devletin verdiği emeğin karşılığı olarak görevlerini en iyi şekilde yapma gayreti içinde olmalarını tavsiye ederim. Yıllar bir şekilde geçiyor. Önemli olan geriye dönüp baktığınızda size ait olan eserlerinizi gönül rahatlığı ile görebilmektir.

Sayın müdürüm, bilgi ve hayat tecrübenizden kıymetli bir hemşerim olarak her zaman istifade etmek isteriz. Sağlık, sıhhat ve afiyet dolu bir ömür diliyorum. Hatırınız var olsun.

Hiç önemli değildir görevdeyken gelecek o iltifatlar;

Lâkin önemlidir, emekli olunca hâl hatır soracaklar…

Not: ‘Bir Ömrün Sessiz Notları’ kitabımı belediye emekliler lokali kütüphanesine bıraktım. Okuyabilirsiniz.

YAZARIN DİĞER YAZILARI